Sessizlikte Yankılanan Görüntü: Terapi ve Sanat Sineması Üzerine
- Ezgi Cemile Coşkun

- 17 Eki 2025
- 3 dakikada okunur
Terapide sessizlik, konuşmanın kesilmesiyle oluşan bir boşluk değil; duyguların, düşüncelerin ve bilinçdışının işitilebilir hale geldiği bir zemindir.
Terapist, bu sessizliği ne sözle bastırır ne de danışana yükler. Aksine, sessizlik hem terapistin kendi duyumsamalarını fark etmesine, hem de danışanın iç sesini duyabilmesine imkân tanır. Sessizlik, iç dünyaya kulak vermenin, olup biteni dışarıdan değil içeriden algılamanın bir koşuludur. Ogden (1994), sessizliği bilinçdışına açılan geçitlerden biri olarak tanımlar.
Sinema ve Terapi Nasıl Benzerlikler Taşır?
Terapinin sunduğu en önemli imkânlardan biri, dürtüsel eylemin yerini düşünsel olana, yani anlama bırakabilme kapasitesidir. “Acting out” yerine duyguyu tutabilmek, onunla kalabilmek ve anlamın açığa çıkmasını bekleyebilmek… Eğer terapist, danışanın malzemesine yeterince temas etmeden aceleyle konuşur ya da yorum yaparsa, bu da bir tür karşı aktarımsal “eyleme dökme” olur. Böylece “şimdi ve burada” açılabilecek olan anlam, hızla kaçan bir gölgeye dönüşür. Freud (1914), psikanalitik çalışmanın merkezine “eylem yerine düşünme”yi yerleştirerek bu dönüşümü terapötik sürecin özü olarak görmüştür.
Bu dönüşüm yalnızca terapide değil, sanatsal deneyimde de karşılığını bulur. Tıpkı terapi seansında sözlerin ve sessizliğin bekletilmesi gibi, sanat sineması da seyirciyi hızla tüketeceği bir olay örgüsüne kapmak yerine, düşünmeye ve hissetmeye davet eder. Böylece terapi ile sinema arasında ortak bir deneyim zemini kurulur.
Bu meseleye sanat sineması üzerinden de bakabiliriz. Tarkovski, Angelopoulos, Kieslowski, Haneke vb. Yönetmenler neden hızlı, olay örgüsüyle dolu filmler çekmezler? Çünkü amaçları, seyirciyi hızla tüketeceği bir hikâyeye dâhil etmek değil; onu bazen ayna, bazen rahatsız edici bir yankı işlevi gören bir atmosferin içine davet etmektir. Sinema burada yalnızca kurmaca değil, bir deneyim alanıdır. Tarkovski (1986), sinemayı “zamanı yontmak” olarak tanımlar. Ona göre sinema, zamanın akışını kayda geçirmekten çok, zamanı yoğunlaştırmak, seyircinin dikkatini belirli bir âna mıhlamak için vardır.
Bu noktada sinema ile terapi arasındaki benzerlik daha görünür hale gelir: Terapi sürecinde de zaman hızla akıp gitmez; danışanın sözleri, sessizlikleri ve duyguları içinde bekletilir, yoğunlaştırılır. Nasıl Tarkovski uzun planlarla zamana tanıklık etme deneyimi yaratıyorsa, terapist de danışanın yaşantısında zamanı “yontar”, aceleyle geçmeyip onun içinde kalmaya izin verir.
Sanat salt akla değil, bütüne hitap eder. Hissettirmeyen bir yapıtın sanatsallığı ne ölçüde iddia edilebilir? Sessizlik ve hareketsizlik, kimileri için sıkıcılık olsa da, hissin doğmasına izin veren zemini kurar. Weil (1942/2002) şöyle der: “Dikkatin yoğunlaşması ve anlamın açığa çıkması için derin bir hareketsizlik gerekir.” Benjamin (1940/1986) de benzer biçimde, “Hızın içinde anlam kaybolur. Belki de hareketsizlik, anlamı yeniden keşfetmenin bir yoludur” diye yazar.
Angelopoulos’un Ağlayan Çayır(The Weeping Meadow) filminde göçmenlerin kayıklarla karaya çıkmaya çalıştığı sahne, yalnızca tarihsel bir anlatı değildir; simgesel bir imgedir. Karaya ayak basmak, sadece göç değil; aynı zamanda bir doğum, ana rahminden ayrılıştır. Film boyunca suyun farklı formlarda (birikinti, yansıma, dalga) karşımıza çıkışı, yalnızca görsel bir öğe değildir; bilinçdışına akan bir metafor yaratır. Yönetmen, seyirciyi suya temas ettirir; dakikalar süren sahnelerle, onunla hemhal olmamıza izin verir. Bu temas kurulmadığında, su yalnızca “su” olarak kalır; oysa filmde su, bilinçdışıyla bağlantı kurmamızı sağlayan bir geçit işlevi görür.
Bu rastlantı değildir: Ağlayan Çayır ilk kaybımıza, ilk göçümüze—rahme ve onun terk edilişine—işaret eder. Hem somut bir tarih anlatısı içinde “göç filmi”dir, hem de ilksel kaybın sinemasal bir ifadesi. Belki de hepimiz, insanlar olarak, ana rahminden göç etmiş mültecileriz bu dünyada.
Tıpkı sinema gibi, terapi de sessizliğin tanıklığında sahici hislerimize yaklaşmamızı sağlar. Kendi sesimizi, kendimizi iç dünyamızdaki özgün imgeyi fark etmemize imkân tanır. Sinema, kurmaca aracılığıyla imgelerin bilinçdışımıza sızmasını sağlarken; terapi, danışanın getirdiği malzemeyi anlamlandırır, hisse alan açar ve bu sayede bilinçdışında yankılanan bir alan açar.
Referanslar
Angelopoulos, T. (Director). (2004). Ağlayan Çayır [The Weeping Meadow] [Film]. Greece: Greek Film Centre.
Benjamin, W. (1986). Theses on the philosophy of history (H. Zohn, Trans.). In H. Arendt (Ed.), Illuminations (pp. 253–264). New York: Schocken Books. (Original work published 1940).
Freud, S. (1914). Remembering, repeating and working-through (Further recommendations on the technique of psycho-analysis II). The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XII (pp. 145–156). London: Hogarth Press.
Ogden, T. H. (1994). The analytic third: Working with intersubjective clinical facts. International Journal of Psychoanalysis, 75, 3–20.
Tarkovski, A. (1986). Sculpting in time: Reflections on the cinema (K. Hunter-Blair, Trans.). London: Bodley Head.
Weil, S. (2002). Gravity and grace (E. Craufurd, Trans.). London: Routledge. (Original work published 1942).